İstanbul’un ve günlük hayatın yükünün ruhumu kamburlaştırdığı zamanların birinde aklıma düştü Konya. Defalarca gitmiş olmama rağmen yeniden görmek istedim. Gerçekleştirdiğim bu ziyaretin ertesinde Konya’da gezdiğim, gördüğüm yerleri anlatmak; yediğim, içtim, tattığım lezzetlerden bir seçki sunmak, kültürü ve tarihi hakkında bir şeylerden bahseden bir yazı yazmak isterdim. Ancak orada geçirdiğim iki günlük süre daha çok kendimle baş başa kalıp sırtımı sessizliğe dayadığım, zaman zaman mesnevi’den satırların eşliğinde geçen, boşlukta asılı, sakin bir zaman dilimiydi. Kelimenin gerçek anlamıyla oraya “hiç bir şey” yapmamaya gitmiştim. Bu hiçbir şeyi istememe halinden olsa gerek kaderin bana seçtirdiği otel de bu konseptten ilhamını alan Hiç Oteliydi.

Binası 200 yıllık bir son dönem Osmanlı konaklarından olan otel, modern bir şekilde restorasyondan geçirilmiş, mistik ve benzersiz detaylarla kendine has bir stil kazandırılmış, her bir odası Mevlana’nın hiçlik öğretisinden hikayeler anlatan ismiyle müsemma bir butik mekan. Odaların eski ahşap ve yüksek pervazlı pencereleri, bir kaç adım uzaklıktaki Mevlana’nın gökyüzüyle kontrast oluşturan yeşil kubbeli türbesine, gül bahçelerine ve mevlevihaneye bakıyor. Konağa vardığım sabahın ilk saatlerinde içten bir gülümseyişle çalışanlardan biri beni kapıda karşılıyor. Daha sonra check-in işlemini beklediğim salonda günün ilk kahvesini yudumlarken, bir yandan iç mekanın dokusundaki elementleri incelemeye koyuluyorum. Zemindeki antik karolar, kapı ve pencerelerdeki vitray çalışmalar, giriş kapısının sağında kalan beyaz duvarına asılı bir neyzen portresi, karşımdaki duvarda dünyanın farklı zaman dilimlerindeki şehirlerden saatler… Yalnız bu saatler modern otellerde gördüklerimizden bir hayli farklı. Kudüs, Vatikan, Varanasi gibi kutsal addedilen yerlerdeki vakitlere işaret ediyor. Oturduğum koltuğun arkasındaki pencerenin yanıbaşında, çiçekleri güneşi içeri alan cama doğru yönelmiş küçük bir nar ağacından sarkan, yarısı çatlamış minik narların görüntüsü ve etrafa verdikleri rayiha iç mekana nefaset katıyor. Mevlana türbesine en güzel cephesi olan odalardan birinde kalmayı dilediğimi belirtiyorum. Beni kırmıyorlar ve gerçekten mükemmel manzarasıyla beni büyüleyen Zaman odasını benim için hazırlıyorlar. Bu otelde sadece on üç oda var ve her biri numaralar yerine bir isimle anılıyor. Şifa odasının önünden geçerken iç geçiriyor buluyorum kendimi. Komşum olan Kıta odası beni kendine çekiyor ama zaman odasına vardığımda kaderin otel seçimi kadar oda seçiminde de ne kadar isabetli davrandığını anlayıp gülümsüyorum. Ferah, geniş, iç huzuru tetikleyici, gösterişsiz bir eleganlığa sahip odamı seviyorum. Eşyalarımı yerleştirmek üzere tarihi gömme dolaplardan birini açtığımda bir kum saati ve ingilizce tercümeli bir kutsal kitapla karşılaşıyorum. Yanımda getirdiğim tek kitap olan Mesnevinin 2. cildini eskiden kavukluk olarak kullanılan yere yerleştirdikten sonra kendimi bir süre dinlemek için odadan çıkmama isteği sarıyor. Saatler saatleri kovalarken farkediyorum ki zihnimin yarattığı zamanın tünellerinde kaybolmadan, rahatça ilerleyerek bir içsel keşfe çıkmışım, ruhum merkezini bulmakta zorlanmıyor, yürüdüğüm zemin yumuşak ve rahat. Kah pencerelerin yanına kurulmuş koltuklardan birinde, kah üzerinden gökyüzünü ve yeşil kubbenin üzerinde sürekli daireler çizerek uçan kuşları rahatça izleyebildiğim büyükçe yatağın ortasında otururken varoluşsal ağırlığım bir kuştüyüne dönüşüyor sanki.

İkindi vakitlerinde otelden çıkıyorum. Bir kaç dakika sonra Mevlana’nın türbesinde bu sefer başka bir güzellik beni içine çekiyor. Kendisinin asırlara yayılan sevgisi, Ne olursan ol gel diyen evrensel çağrısı burada yankılanmaya devam ediyor. Kendisini bilen, okuyan ya da merak eden her ırktan ve dinden insana kucağını açmış bir mekan. Gerçekten büyüleyici, farklı bir gerçekliğin sınırsız boyutları burada hissediliyor. Sırtını dünyaya, yüzünü sonsuzluğa çevirmiş bu büyük insan, ‘Bizim defnedildiğimiz yeri toprağın altında değil, gönüllerde arayın’ demesine rağmen gün boyu mezarının başı hiç boş kalmıyor. Daha az ziyaretçinin olduğu saatleri yakalayabilmek için ertesi gün açılış saatinde oradayım. Müze kompleksinin büyük kısmını oluşturan dergah odalarını, aşevi ve türbeyi rahat rahat gezmek, avluda oturmuş gökyüzünü izlerken ortamdaki boşluktan yayılan huzuru derin derin içime çekebilmek hoşuma gidiyor. Bahçe kısmında ise çok renkli güller, eğer mevsimi ise boy veren laleler burayı daha da güzelleştirmekte. Gelişigüzel serpiştirilmiş banklarda uzun saatler vakit geçiren ziyaretçilerin bir çoğu sessizlikte içerisinde orayı dinliyorken onlarla ruhdaşlık kurabiliyorum. Kültür bakanlığının müze shop’unun kafesinde sunulan soğuk dergah şerbetleri, güneşin hararetini bedenimden uzaklaştırırken yanımdan ayırmadığım Mesnevi’den öğütler okumaya başlıyorum.

‘Daha dünyada iken Allah’ı bulmak ve ona en yakını bulmak istiyorsan, var gibi görünen bu hayal aleminden, fani alemden, bize yok gibi görünen mana alemine geri dön.
Bize yokmuş gibi görünen, yokmuş gibi gelen o alemden ürkme, korkma. Çünkü o yokluk, mana alemidir. Gelir yeridir. Kazanç yeridir. Şu var gibi görünen alem ise hayal alemidir. Madde alemidir. Az çok masraf yeri, gider yeridir. Burada ömür harcanır.’

‘Gerçekliği arayan yolcunun bir gün kendi evine ulaşabilmesi için, bir çok konakları bırakıp gitmesi gerek.’

‘Sel ister duru, ister bulanık aksın, madem ki kalmıyor, akıp gidiyor, onun üzerinde durma, ondan hiç söz etme.’

‘Gönüllerimizde bulunan ve bizi rahatsız eden gamlar, kederler, ümitsizlikler, hep bizim varlığımızın tama tozundan, hırs dumanından meydana gelir.’

‘Gam ve gülmeğe bağlanmış bir gönüle, onu görmeğe layık bir gönül deme… Gama, gülmeğe bağlanmış kalmış kişi, ancak bu iki eğreti duygu ile yaşar, hayatını sürdürür. Geniş, hudutsuz, ucu bucağı bulunmayan aşk bahçesinde gamdan, neşeden başka bir çok meyve daha vardır. Aşıklık, neşe ve keder hallerinden üstündür. Bu hallerden kurtulmuştur. Aşk bahçesinin ne ilkbaharı vardı, ne de sonbaharı. O bahçenin gülleri solmaz; daima yeşildir, tazedir.’

‘Aklını başına al da aslan gibi avını kendin avla. Yabancının da, yakınının da yaltaklanmasına önem verme. Yalnızlık, kimsesizlik, adam olmayanların sevgisinden, saygısından değerlidir.’

Hiç otelinin bahçesinde seyahatimin son demlerini sade bir türk kahvesiyle taçlandırırken, otelin amblemindeki üç rengin (beyaz, kırmızı, siyah) sevgili Celaleddin Rumi’nin öz biyografisini ifade ettiğini öğreniyorum sohbet ettiğim otel müdüründen. ‘Hamdım, piştim, yandım’.

Ayrılması zordu buradan. Şimdi’den derin bir nefes aldım. Zaman odasından Hiç’in koridorlarına çıktım.
İstanbul’a dönmeye hazırdım.

IMG_9117-001

IMG_9115-001

IMG_9013-001

IMG_9052-001

IMG_9059-001

IMG_9073-001

IMG_9113-001

IMG_9078-001

IMG_9077-001