2014′ün şubat ayının ilk günlerinde kutuplarda bir şehre, Tromso’ya seyahat etmemin sebebi, yıllardır gerçeğe dönüşmeyi bekleyen bir hayalimin peşine takılmaktan ibaretti: Kuzey ışıklarını izlemek.

İstanbul’dan havalanan THY uçağı Oslo havalimanına vardığında akşam üzeriydi. Tanrıya şükür rötarsız bir uçuştu. Aksi takdirde Oslo- Tromso bağlantı uçuşunu kaçırma ihtimalim yüksekti. Uçaktan inip pasaport kontrolüne doğru yöneldim. Pasaport memuru sordu: “Buraya geliş nedeniniz nedir?”. Dudaklarımdan “bir kaç günlük bir seyahat için” kelimeleri dökülecekken içimdeki gezgin heyecanını gizleyemedi, sırrını ele verdi : “Kuzey ışıklarını görmek için”. Karşımdaki orta yaşlı adam bu heyecana mukabele gösterdi. Işıkların sıradışı güzelliğinden bahsederken onları izlemenin kendisine verdiği hayranlık duygusunu ortaya koyan cümleler kurdu. Diyalogumuz ve ülkeye giriş işlemlerim biter bitmez pasaportumu alıp tatlı bir telaş içerinde Tromso uçağımın kalkış saatini beklemek üzere havalimanının iç hatlar bölümüne yöneldim. 1 saat 50 dakika süren uçuşun ardından akşam 9 sularında Tromso’ya varmıştım.

Havalimanı şehirden yalnızca 5 km uzaklıkta. Sık aralıklarla şehir merkezine hareket eden otobüse binmek makul bir ulaşım şekli gibi gözükse de dışarı çıktığımda yüzüme bıçak gibi keskin vuruşlar atan sert rüzgarda otobüs bekleme fikrini hemen aklımdan siliyor, sadece bir kaç kişinin beklediği taksi kuyruğuna giriyorum. Otelime varmam 15 dakika kadar sürüyor. Aktarma, hava limanında geçirilen vakitler dahil neredeyse 10 saattir yolculuk halinde olmama rağmen, belki de yeni bir yere gelmenin verdiği heyecanla yorgunluğun hafif bir izini bile taşımadığımı fark edip otelden fazla uzaklaşmadan kısa bir keşif gerçekleştirmede karar kılıyorum. Gökyüzü, dipsiz karanlığında gizlenen bütün yıldızları açığa çıkarmak istercesine temiz ve bulutsuz. Hava epey soğuk, sıfırın altında 2 ya da 3 derece gibi hissediliyor. İçime çektiğim her bir nefeste dupduru havanın arındırıcı etkisiyle bedenime canlılık yayılıyor. Endüstriyel medeniyetten uzaklaşmanın, doğanın kucağında olmanın ayrıcalıklarını daha ilk dakikalarda yaşamak bana mutluluk veriyor. Otelimin olduğu sokak çok sakin. Gerçi sonraki günlerde dolaşırken anlıyorum ki Tromso’nun neredeyse heryeri bu kadar boş ve sakin. Yalnızca 10 dakikalık bir yürüyüş sonunda kendimi uzunca ve trafikli bir caddede buluyorum. Vakit gece yarısına yaklaşırken restoranların, barların dışarıya sızan soluk ışıklarının dışında insanlı hayatın izini taşıyan bir şey yok. Takip ettiğim cadde beni limana kadar götürüyor. Soğuk havanın keskinliği fyord kıyısına vardığımda epeyce azalmıştı. Meksika körfezinden başlayan Gulf akımı Fyord sularıyla kuzey batı Avrupa’ya ulaştığı için Norveç’in kuzey kutup dairesi içerisindeki şehirlerinde bile bu nedenle çok sert kışlar yaşanmıyor. Karşı kıyıda, Storsteinen dağının yamaçlarında kıyıya paralel konumlanmış evlerin ışıkları, iki yakayı birbirine bağlayan zarif kavisiyle dikkati çeken köprüsü ve köprünün hemen bittiği yerde keskin hatlarıyla göz alıcı bir siluete sahip olan Arktik katedral, kartpostal gibi bir gece manzarası oluşturuyor.

Ertesi gün çok erken bir saatte uyanıyorum çünkü katılmam gereken bir dog-sledding aktivitesi var. Sabah 7 civarında beni ve diğer katılımcıları buluşma yerimiz olan Radisson Blu otelinin lobisinden alan tur rehberimizle yola koyulduğumuzda güneş doğmuştu, kapalı bir hava da yoktu, ama dışarıda günü dolduran gün ışığı yerine sadece loş bir aydınlık vardı. Güneşin kendini hiç göstermeden doğduğu ve battığı bu coğrafyada bütün kış boyunca günler böyle geçiyor. Aktivite yerine varmamız neredeyse 9 u buluyor. Kvaloya adasında hiç yerleşim yok. Tek başına, el değmemiş bir doğa. Fyord akıntısının sağladığı sıcak hava etkisi burada sona eriyor. Isı -15 civarında seyrediyor. Bitki örtüsü yok denecek kadar az. Sadece dağlar ve kar var. Hiçbir yerin ortasında etrafımı çevreleyen soğuk ve vahşi güzelliği izliyorum.

IMG_1940

Kızaklarımızı çekecek olan Alaska huskileri kulübelerinden çıkarılarak hazırlanırken biz katılımcılar da gerekli donanım ve giysinin bulunduğu bir kulübede hava ve arazi koşullarına uygun olacak şekilde giyiniyoruz. Yarım saatlik kızak sürüşü eğitiminin ardından kızak başına ikişer kişi düşecek şekilde gruplara ayrılıyoruz. Toplam 7 kızak, 14 kişi yola çıkıyoruz. Her bir kızağı 4 köpek çekiyor. Kızaklar hafif ahşap gövdelere sahip. Kızağı bir kişi sürerken diğeri kızağın ön tarafındaki düzeneğin içinde oturabiliyor. Sürüşe başlar başlamaz pek de kolay bir şeye kalkışmadığımızı anlıyoruz. Sürücünün buzla kaplı ya da çok yumuşak karla kaplı zeminlerde kızağı dengede tutması, sağlıklı bir sürüş sergilemesi epey zor. Köpekler çok güçlüler ve sürekli koşmak istiyorlar, bu yüzden onları frenlemek de bir hayli güç istiyor. Dik yokuşlu yerlere gelindiğinde kızakları iteleyerek köpeklerin çekişine yardımcı olmak gerekiyor. Neredeyse 5 saat süren bir sürüşün ilk 2 saatinde kızağı süren kişi takım arkadaşım Andrew oldu. Ben de kızağın içine oturarak muhteşem manzarayı izlemeye koyuldum. Deneyimin bu ilk kısmı benim için keyifli olsa da kızağın sert, tahta zeminin üstünde uzun süre oturmaktan sıkılmıştım ve vücudum tutulmuştu. Ekip arkadaşımın enerjisinin tükendiği bir noktada yer değiştirdik. O andan itibaren yolculuğun geri kalanı boyunca kızağı ben kullandım. İlk başta zorlanacağımı sanmıştım. Çünkü yolun ikinci yarısında vardığımız arazi oldukça engebeliydi. Bir de ben bu işi ilk defa yapıyor olacaktım. Benim sürüş yaptığım yerlerde kar iyice yumuşaktı ve kızağın kara saplanma ihtimali yüksekti. Korktuğum her şey başıma geldi. İki kez kara saplandık. Kızağı kardan çıkarmak ve köpekleri hizaya sokmakta biraz zorluk çektik. Meyilli yerlerde yol alırken İki kez dengemizi yitirdik ve kızağımız devrildi. Donmuş bir nehrin üzerindeki yarım metre genişliğinde bir geçitte yol alırken sona doğru köpeklerden biri kaydığı için kızağımız nehrin üstündeki kalın buz tabakasının üzerine devrildi. Neyse ki takım arkadaşım macera ruhlu ve eğlenceli bir insandı. Başımıza gelen her aksilik ve kazayı soğuk kanlılıkla ve kahkahalarla atlattık. Havanın ne kadar soğuk olduğunu arada bir verdiğimiz molalarda anlıyorduk. Maceranın sonuna geldiğimizde ve başlangıç noktamıza geri döndüğümüzde özellikle kollarım çok ağrımakla beraber enerjim yerindeydi. Kusursuz doğa, temiz hava ve adrenalin beni kendime getirmişti. Fakat bir yandan da çok üşümüştüm. Bunu da kulubeye geri döndüğümüzde, üzerimdeki outdoor kıyafetlerden kurtulurken anladım. Ayak parmak uçlarımı hissetmiyordum. Gövdemdeki soğuk ürperme geçecek gibi değildi. Köpekler kızaklardan kurtarılıp kulübelerine yerleştirilirken biz de dışarıda gün batımının renklerini izlerken sıcak içeceklerimizi yudumladık. Hemen herkes çok eğlenmişti. Organizasyon sahibi Active Tromso şirketinin tur rehberleriyle sohbet ederken düzenledikleri diğer extreme doğa aktiviteleriyle ilgili bir çok öneri aldım. Kayak, doğa kampları, tırmanış ve kış aylarında kızak başlıca ilgi alanlarıydı. Türk olduğumu öğrenince şaşırdılar. ‘Buralara Türkler pek gelmiyor’ dediler. Bir süre sonra Tromso’ya doğru yol almak üzere aracımıza bindik. Kvaloya adası arkamızda kalırken hava çoktan kararmıştı. Solgun güneş ışıkları yerini zifiri karanlığa bırakmıştı.

IMG_1924

IMG_1916

IMG_1952

IMG_1953

IMG_1958

Aklımda aynı günün akşamı için kuzey ışıkları turuna katılma planı vardı. Otele döndüğümde beni bu plandan vazgeçiren şey kaslarımda başlayan ağrılar, geçmek bilmeyen üşüme hali ve odamın sıcaklığını terk etmeye hazır olmadığımı farkedişimdi. Iphone’uma önceden kurduğum ve düzenli aralıklarla takip ettiğim Aurora forecast uygulamasına göz attım. Hem o gece, hem de ertesi gece aurora yoğunluğu iyi gözüküyordu. Bu yüzden o akşam ışıkları görme planını ertesi güne erteledim. Bir kaç saat sonra bedenim yeterince ısınmıştı. Birden çok acıktığımı hissettim. Giyinip sokağa çıktım, ana caddeye kadar yürüdüm. Deniz ürünleri ağırlıklı menüsünü ilginç bulduğum bir pizzacıya girdim ve somonlu bir pizza siparişi verdim. Peppes Pizza Norveç’teki zincir pizza restoranlarından biri. Mekan şık ve rahat, pizza menüsü deniz mahsulleri ağırlıklı, bir de herhangi bir zincir restorandan beklenmeyecek derecede iyi bir şarap menüsüne sahip. Önüme gelen siparişim kocamandı ve çok lezzetliydi. Yemeğimi bitirince daha da ısınmıştı bedenim. Mutluydum.

Günlerden 2 Şubat 2014. Tromso’daki ikinci günüm. Başlarken sürprizlerle dolu olduğuna dair hiçbir ipucu vermeyen sıradan bir gün. Kahvaltımı yapar yapmaz limandaki Rica Islav Otel’e gidiyorum. Bugünkü hedefim Tromso’dan 90 km kadar kuzeydeki Lynen Alpleri. Tur yetkilisi beni ve diğer yolcuları lobide karşılıyor. Birlikte yaklaşık 1 saat süren bir otobüs ve takiben 30 dakikalık feribot yolculuğu ardından Lyngenseidet’e varıyoruz. Feribot yolculuğu sırasında büyükçe bir camın kenarına yerleşip izlemeye koyulduğum manzara beni derinden etkiliyor. Pembemsi bir griliğe sahip kutup gökyüzü ile fyordun mavi suları arasında bir incinin taneleri gibi sıra sıra, bembeyaz dizilmiş dağlar. Kutupların doğasını tarif etmek mümkün değil. Belki duyumsadığım şeyleri hayranlık kelimesi altında özetleyebilirim . Feribot bizi kıyıya ulaştırdığında bir süre sonra başlayacak ve Lyngen dağlarında sürecek yarım günlük bir yürüyüşe hazırdım. Hava gayet iyi, 5 derece ve hiç rüzgar yok. Yürüyüş öncesi hazırlığımız biraz zaman alıyor. Diğer iki kişi ve rehberimizle beraber yola çıkmadan önce karda yürüyüşümüze destek olacak kar ayakkabılarını giyiyor, ellerimize birer pole alıyoruz.

Ben ve bir Hong-Kong’lu çiftten oluşan küçük yürüyüş grubumuzla rotamıza girdik. İlerliyoruz. Karlarla kaplı tepelerden birini aşıp diğerine geçtiğimiz, fyord manzaralarının eşlik ettiği orta zorlukta bir rota. Hong-Kong’lu çift genellikle rehbere sorular yöneltmekle meşguldü. Bölgenin ekonomisine, geçim kaynaklarına, vergi oranlarına , doğal gaz endüstrisine dair onlarca sorular uçuşuyordu havada. Yol rehberimiz 72 yaşında, oldukça uzun boylu ve zayıf, kocaman mavi gözleri olan bir adamdı. Emekli bir öğretmendi. Doğayı ve çalışmayı seviyordu ve yıllardır bu dağlarda yaşıyordu. Yürüyüşün bitimine doğru sıra dışı bir insan olduğuna karar vermiştim. Yol boyunca yaptığımız sohbetlerden birinde 4 ay önce geçirdiği kalp krizinden, kalbinin durmasından bahsetti. Müdahaleler sonucu 24 dakika sonra tekrar hayata döndürüldüğünde ise bu olayın bütün Norveç tv kanallarında yer bulmasını anlattı. Benim yalnız başıma Türkiye’den kalkıp buralara gelmem onda büyük şaşkınlık yaratmıştı. Ona bazen yalnız, bazen birileriyle, temel olarak gezmeyi çok sevdiğimi, fırsat buldukça yollara düştüğümü söyledim. Bana zengin biri olup olmadığımı sordu. Cevabım belliydi. ‘Değilim’ dedim, ‘ ama sıkı çalışıyorum. Kazandığımın bir kısmını da seyahat etmek için ayırıyorum’. Beni tanıdıkça şaşkınlık duygusunun saygıya ve takdire doğru döndüğünü hissettim. Çalışkan birisiydi ve Norveçli gençlerin tembelliğe yatkınlığından yakınıyordu. Kendisi ülkenin temel geçim kaynağının balıkçılık olduğu, Norveç’in kendi halinde mütevazi bir ülke olduğu yıllarda dünyaya gelmişti. Doğal gazla yaşanan ekonomik dönüşümün nimetlerinden övgüyle bahsetmekle beraber fazla müreffeh bir ülkede yaşamanın genç nüfus üzerindeki rehavet etkisini umut verici bulmuyordu.

IMG_1986

IMG_2013

Akşam 4 civarında bir ara karşı tepelerin arkasından güneşi gördük. Rehberimiz ufukta sadece 30 saniye kadar gözüküp sonra kaybolan güneşi büyük bir sevinçle karşıladı. Durduğu yerde zıplamaya başladı. Güneşe susamak böyle bir şeydi herhalde. Davranışlarına mazeret getirmeye çalışan bir çocuk edasıyla, en son güneşi 3 hafta önce gördüğünü belirtti. İki gün sonra İstanbul’a döndüğümde bedenim ve gözlerim uzun süre güneşin aralıksız ışımasına alışmaya çalıştı. Nazlı kutup güneşinden sonra bütün enerjisini bizimle paylaşan güneşe sonsuz bir sevgi ve minnettarlık doğdu içimde.

Yürüyüşün bitiminde pek yorgun hissetmiyordum ama sıcak bir ortamda, fyord manzaralı bir odada bize sunulan sıcak balık çorbasını içmek pek iyi gelmişti. Oturduğum masayı yürüyüş arkadaşlarım olan çiftle paylaşıyordum. Sıcak çorba ve sıcak bir mekan onların da keyfini yerine getirmişti. Daha rahatlamış ve mutlu gözüküyorlardı. Yemeğin akabinde kahvelerimizi içerken konuşmaya başladık, kendimizden ve seyahatlerimizden. 3 haftalık bir iskandinav ve baltık ülkeleri gezisi yapıyorlardı. Norveç, gezi planlarının son ayağıydı ve Oslo’dan ülkelerine geri döneceklerdi. Gezen insanlardan gezi tüyoları almayı sevdiğim için en çok nereleri beğendiklerini sordum. İkisi de Estonya’yı çok sevdik dediler. 10 sene önce yaptıkları Türkiye seyahatinden, onların merakı üzerine Türkiye’nin şu anki ekonomisinden, benim seyahatlerimden konuştuk. Birbirimize yolun açık olsun temennilerinden sonra ayrıldık. Hızlı adımlarla feribot limanına yürüdüm ve Tromso’ya yol alacak olan feribota bindim.

IMG_2018

Şehre varır varmaz ilk işim o akşam gerçekleştirmeyi planladığım Kuzey ışıkları turuna yer ayırtmak için Radisson Blu otelinin giriş katındaki Arctic Guide Service isimli gezi-fotoğraf şirketine uğramak oldu. Rezervasyonumu yaptırdım, ödememi gerçekleştirdim. Akşam 7 de aynı otelin önünden hareket edecektik. Kuzey ışıkları gezilerini gerçekleştiren bir çok tur şirketi ve bir çok kişi var. Bu şirketi tercih etmemin özel bir nedeni yoktu ama yol boyunca sizin için fotoğraf çekiyor olmaları bir avantajdı. Gerektiğinde yolculuk sabahlara kadar sürebiliyordu. Önceden belirlenmiş bir rotayı takip etmek yerine her akşam aldıkları kuzey ışığı forecast lerine göre hareket ediyorlardı. Işık avına çıktıkları yolculukları İsveç veya Finlandiya sınırlarına kadar uzayabiliyordu.

Bir saat kadar otelimde dinlendikten sonra kuzey ışıkları otobüsüne bindim ve ışıkları iyi görebileceğimiz noktalara doğru yola çıktık. İlk hedefimiz Tromso’nun batısındaki Kvaloya adasıydı. Yerleşimin olmadığı bu izole adayı gündüz gözüyle kızak aktivitesi sırasında görmüştüm . Otobüsün hemen hemen yarısı doluydu ve sanıyorum 20 kişi civarındaydık. Buraya gelişimdeki ana motivasyonun kuzey ışıkları olduğu ve kalbimde onları izlemekle ilgili fazla duygu biriktirdiğim için o akşam her şeyin mükemmel ve yolunda gitmesini temenni ediyordum. Otobüs yolculuğunun daha ilk dakikaları pek de öyle olmayacağının sinyalini vermişti. İlk izleme noktamıza varışımız neredeyse 2 saat sürmüştü ve bu yolculuk sırasında ben sessizce sıcak koltuğumda kıvrılıp camdan buz tutmuş adanın ay ışığındaki manzarasını izlemeyi hayal ediyordum. Rehberimiz Ricardo, eline mikrofonu aldı ve ilk durağa varana kadar hiç susmadan konuştu, konuştu. Dinlemek istemeseniz de sizi zorla dinlettiren vurgulu aksanı ve yüksek sesi sayesinde Tromso’nun tarihinden, coğrafyasından, mutfağından, balıkçılıktan, kuzey ışıklarından ve biraz da kendisinden büyük bir tutkuyla bahsetti. Ricardo ispanyoldu ve Tromso’da master öğrencisiydi. Kendisinden bir akdeniz insanı enerjisi taşmaktaydı. Pek odaklanmadığım bu konuşmaya sadece çevrede kışın avlanan balıklardan bahsettiği sırada kulak kesildim. Ertesi gün gideceğim restoranda hangi taze balıklardan yiyeceğime dair öneriler topladım.

Otobüsümüz bir dağın eteğindeki genişçe bir düzlükte durdu. Burası ilk gözlem noktamızdı. Dışarısı neredeyse -20 dereceydi. Kuzeye döndük ve gökyüzünü izlemeye başladık. Hava o kadar temiz ve gökyüzü o kadar açıktı ki üzerimizdeki milyonlarca yıldız yeryüzünde görebileceğiniz en temiz ışıkları ile gecemizi aydınlatıyor, bekleyişimizi güzelleştiriyordu. Bir yarım saat kadar hiç bir hareketlenme gözlemlemedik gökyüzünde, sonra hafif bir grilik ve sis dalgasının belirdiğini gördük. Bu ışık hareketinin başlangıcıydı ve karanlığın ortasındaki bir kapının yavaşça aralanırken ışığın içeriye derece derece girdiği bir sahne yaratıyordu. Gökyüzündeki yarık iyice açıldı, ışık beyazlaştı ve hareketi de yavaşladı. Aynı ışık hareketi gökyüzünün farklı yerlerinde farklı desenler çizerek devam etti. Çizgisel, dairesel şekillerle ışık, yeşilin her tonuna dönüşerek gökyüzünü dolaşmaktaydı. Tanrı’nın sürrealist bir ressam gibi boyadığı gökyüzünde, bakan her kişinin algısına hitap edecek binlerce şey gizliydi. Tahmin ediyorum ki, dünya üzerinde yaşanabilecek en dünya dışı deneyimlerden biri bu ışıkları izlemek. Üzerinde milyonlarca şey söylenmiş, efsaneleri, hikayeleri olan bir fenomen. Benim için ise, sadece izlenilebilir, algılanabilir bir şeydi. Bu yüzden “nasıl” bir deneyim olduğunu anlatmakta zorlanıyorum.

Ertesi gün, yani 3. gün tamamıyla Tromso şehrine adanmış bir gündü. Şehrin merkezi bir köşesindeki bir kafede yapılan erken kahvaltı, fyord boyunca ve sokaklarda uzun yürüyüşler ve keşiflerin ardından öğlen 2 civarında şehre yukarıdan bakmak, Tromso’yu biraz da uzaktan izlemek için Fjosen dağına çıktım. Teleferik ile çıkılan izleme istasyonu muhteşem bir manzaraya sahip. Fyordun ikiye böldüğü şehir merkezi , arka planda ufka doğru arka arkaya sıralanmış bembeyaz alçak tepelerin görüntüsüyle buluşuyordu. İstasyonun hemen bitişiğinde Tromso’yu ve onu çevreleyen tabiatın büyüleyici görüntüsüne sahip bir kafe bulunmakta. İçeriye girdim ve geniş pencerelerinden birinin yanındaki masalardan birilerine yerleştim. Defterimi çıkardım ve gezi notlarımı düşmeye başladım. Burada zaman geçirmek keyifliydi. Akşam karanlığının henüz inmediği 4 sularında oradan ayrıldım. İniş istasyonuna varınca henüz başlayan hafif kar yağışı ve sıfırın altında seyreden soğuğa rağmen otobüs ya da taksiye binmek yerine yürümeye karar verdim. Tromso’nun doğu yakasındaydım ve yolumun üzerindeki Arktik katedrale uğrayıp, burayı da gördükten sonra otelime geçecektim. Arktik katedral dışarıdan ilginç, çarpıcı bir bina. Modern mimarisi ile dini yapıdan çok bir sanat galerisini andırıyor. İçerisi ayrı bir şaşkınlık yaratıyor bende. Aşırı bir sadelik, mütevazilik hakim. Bildiğimiz kiliselere has o şaşadan eser yok. İskandinav minimalizmi mekanın dokusuna yerleşmiş. Hiçbir ikonografinin olmadığı bu Lutheran kilisesinde tek bir haç dikkatimi çekiyor. Güneydoğu yönünde İsa peygamberin sağında ve soğunda ellerinden tuttuğu bir kadın ve bir erkekle resmedildiği cam mozaiği iç mimariyi zenginleştiren tek göz alıcı unsur. Mozaiği karşıma alacak şekilde kilise sıralarından birine oturdum. Gözlerim santim santim mozaiği dolaşırken zihnimde İsa’ya dair hikayeler canlandı, gözlerimi kapadım ve sessizliği dinlemeye koyuldum.

IMG_2024

O akşam, yemek için bir planım vardı. İki gün önce rezervasyon yaptırdığım, şehrin en eskisi olarak bilinen restoranda geleneksel Tromso mutfağını deneyecektim. Yemekten önce biraz ısınmak ve biraz da dinlenmek isteğiyle otele uğradım. Telefonumda Tromso’lu fotoğrafçı arkadaşımından bir mesaj “Are you still in town?”. Akşam yemeğinden sonra buluşmaya karar verdik.

AuneGarden 140 yıllık, geleneksel ve modern Tromso mutfağından lezzetler sunan nostaljik bir mekan. Şubat ayının taze balık seçenelerini inceledikten sonra God balığından yapılan bir yemekte karar kıldım. İç duvarlar, zemin, masalar ve sandalyeler ahşap tonlarında. İçerideki herşey nostaljik bir çağrışım yapıyor. Yemeğimi beklerken duvarlardaki şehrin 19. yüzyılın sonlarındaki görüntülerini içeren fotoğrafları incelemeye ve mekanın ruhuyla sohbete koyuluyorum. Karelerde uzun elbiseli, şapkalı elegan kadınlar dolaşıyor. Restoranın olduğu cadde üzerinde güneşsiz bir günde yürüyorlar. Yemeğim gelince bütün ilgim tabağımdaki kezzet yumağına kayıyor. Balığı kendi zevkime göre biraz yağlı bulsam da çok beğeniyorum. Ve biter bitmez de arkadaşımla buluşacağım noktaya gitmek üzere oradan ayrılıyorum.

IMG_2031

IMG_2032

Buluşma mekanımız şehrin merkezindeki bir pub. İyi ışıklandırılmış, indie müziklerin çaldığı, bir kaç kişiden başka kimsenin olmadığı sakin bir mekan. Arkadaşımın Sami ırkından olan bir Norveç yerlisi. Gazeteci ve fotoğrafçı. Benim gibi seyahat etmeyi çok seviyor ve güneşli ülkelere düşkünlüğü var. Kuzey Norveçlilerin ışıksız yaşamaya alıştıklarını, hatta bundan bir çeşit mistik güç aldıklarını belirtirken kendisinin ise hep güneşi özlediğini, bulduğu her fırsatta güney Avrupaya kaçtığını belirtiyor. İspanya’ya ve Fransa’nın Provence bölgesine yaptığı son seyahatlerden bahsediyor uzun uzun. Sonra konu Sami’lere geliyor. Benim yerli kültürlere olan ilgimi zaten bildiğinden aslen Telemark eyaletinden olan kendisine biraz da oralardan konuşalım diyorum. Hala orada yaşayan kız kardeşlerinden, geyik çiftçiliği üzerine kurulmuş kırsal günlük yaşantılarından bahsediyor. Kuzeyin en uzak köşelerinden birinde yaşanan 5 mevsimden ve tabiatın her mevsimde aldığı renklerden, kendi hayatlarını mevsimsel döngülere uydurarak yaşayan halkından bahsederken, ‘tam senin aradığın türden bir yer ‘ yorumuyla beni şaşırtıyor. Hatta oraya hangi mevsimde, hangi ayda gidersem benim için daha iyi olacağını bile belirtiyor. Samilerin hristiyanlaşmadan önce sahip olduğu şaman inancının Sami kültürü ve diğer Kuzey Norveç halkları üzerindeki derin izlerinden, onların ölüme ve doğaya dair fikirlerini nasıl şekillendirdiğinden bahsediyor. Bütün sohbetimiz boyunca onun köklerine ne kadar sadık ve büyük bir sevgiyle bağlı olduğunu gözlemlediysem de kendi deyimiyle O bir balonun içinde yaşamayı reddetmiş ve dünyayı tanımak istemiş bir Sami insanı. Herhangi bir ülkeleri, ulusal kimlikleri olmadığı, yüzyıllardır kendilerine iyi hayat olanağı sağlayan İskandinav ülkelerinde yarı göçebe psikolojisiyle yaşadıkları için olsa gerek arkadaşımın da ulusal olanı aşan bir aidiyet duygusuna sahip olduğunu görebiliyordum.

Ertesi gün şehirdeki son günümdü ve öğleden sonra saat 2′de Oslo’ya uçacaktım. Arkadaşım bana ‘Bu çok üzücü’ dedi. ‘Tam da Sami haftası yeni başlamışken buradan ayrılıyorsun’. 3-9 şubat arasında gerçekleşecek olan Tromso’daki Sami etkinliklerini hem de bu kültüre öylesine merak içerisindeyken kaçırıyor olacağım için üzüldüm ama yapacak bir şey yoktu. Arkadaşım ertesi gün Perspektivet müzesinde bir öğlen konseri olacağını, böylelikle gitmeden önde geleneksel Sami sanatçılarından birini dinleyebileceğimi söyledi. Konser 12 de başlayıp yarım saat sürecekti. Uçağımı kaçırma endişesini dağıtan şey ise arkadaşımın beni hava limanına arabasıyla götüreceği ve uçağın kalkışına yetiştireceği sözü oldu.

Son gün, çok erken kalkıp kahvaltımı yapar yapmaz sokağa çıkıp Tromso’da son bir kez gezintiye çıktım. Fyord sahilinde öğlen kahvemi içip Perspektivet müzesine yöneldim. Arkadaşımla kapıda karşılaştık ve konserin başlamasını beklerken Sami haftası etkinliklerini içeren kataloğa göz attık. O sırada, beklediğimiz müzisyenin gelmeyeceğini, programda bir değişiklik olduğunu ve bir Sami ilkokulunun öğrenci korosunun müzik dinletisi sunacağını öğrendik. Çocuklar yerlerini aldılar ve Sami dilinde kulağıma ninni gibi gelen şarkılar seslendirdiler. Gider ayak orada olmaktan ve onları izlemekten çok mutlu oldum. Dinleti biter bitmez müzeyi terk ettik, sabah hazırlamış olduğumu bavulumu otelden alıp doğruca hava limanına gittik.

IMG_2040

Ne kadar kısa bir sürede ne kadar çok şey yaşamış, görmüş ve öğrenmiştim Tromso’da. Halbuki tek amacım Kuzey Işıkları’nı görebilmekti. Onları görmek ise sadece buz dağının görünen kısmı gibiydi, beni buraya çağıran bir sebepti belki de. Soluk güneş ışığının altında parlayan Lyngen Alplerini, fyord sularının ipeksi akıntısını izlemenin verdiği huzuru, işittiğim Sami mitlerini ve kelimelere dökemediğim bütün hislerimi yanıma alarak kendi şehrime geri döndüm.