Bir mayıs sabahı… Napoli’nin Molo Beverello limanına yakın bir cadde olan Via Medina’daki 18. yüzyıldan kalma görkemli bir binanın en üst katındayım. Balkondan dışarı taşan tül perdenin arkasından odama usulca giren güneş beni yeni uyandırmıştı. Güne erken başlamak için iyi bir nedenimin olduğunu hatırlayıp uykuya dönmek yerine yatağımdan kalkıp balkona çıkıyorum. Günün ilk ışıkları ve havadaki tuzlu deniz esintileri bedenime enerji ve tazelik veriyor.

Bir önceki gün yerleştiğim bu odaya daha dikkatle bakmaya, etrafımdaki objeleri incelemeye başlıyorum. Odamın ismi “Pompei”. Napoli şehir merkezinden 25 km uzaklıkta bulunan bu efsanevi şehirden esinlenerek dekore edilmiş, ferah ve huzurlu bir mekan. Boyu 1 metreden uzun olan kolaj bir yapıt yatağın başucunda asılı duruyor. Koyu bir orman, totemler ve anlam veremedğim şekilleri içeren bu tabloyu biraz ürkütücü buluyorum. Başka bir duvarda ise ortasında naif bir kuşun resmedildiği kiremit rengine boyanmış bir tuval, altındaki gri tonlarındaki koltukla uyum sağlıyor. Balkonun karşısındaki masanın üzerinde ise Napoli’yi anlatan ingilize ve italyanca kitaplar duruyor.

pic6

Hakkında pek az şey bildiğim Pompei’yi görecek olmanın heyecanı sarmaya başlıyor beni. Basit bir kahvaltının ardından merkez tren istasyonuna gitmek üzere otelden ayrılıyorum. Garibaldi meydanında yer alan istasyona otobüsle ya da taksiyle 10 dakikada ulaşabiliyor. Ama tercihimi yürümekten yana kullanıp yaklaşık 45 dakika süren bir yürüyüşün ardından istasyona varıyorum. Pompei’ye gidecek olan tren kısa sürede gara varıyor. Tren oldukça kalabalık, vagonlarda boş koltuk bulmak neredeyse imkansız. Bir kaç durak geçtikten sonra nihayet pencere kenarında bulduğum bir koltuğa yerleşebiliyorum. Camın arkasından, ortasından hızla geçip gittiğimiz köyleri izlemeye başlıyorum. Henüz yaz başı olmasına rağmen güneşin kavurduğu ucu bucağı gözükmeyen çayırlar, bahçeleri rengarenk erguvanlarla dolu bakımsız köy evleri sanki Avrupa’da değil de bir mağrip ülkesinde yolculuk yapıyormuşum hissini uyandırıyor.

Oturduğum koltuğun bir kaç sıra arkasında bir grup genç, aralarında darbuka ve tef gibi alaturka enstrümanların da bulunduğu müzik aletlerini çıkarıp şarkılar söylemeye başlıyorlar. Repertuarlarında 70′li, 80′lı yılların italyanca şarkıları var. Kulağım bir çoğuna aşina. Sıcağın ve havasızlığın rahatsızlık verici hale gelmeye başladığı dakikalar kayboluyor, sıkıcı tren yolculuğum sıcak akdeniz notalarıyla keyifleniyor.

40 dakika kadar süren yolculuğun ardından Pompei durağına varıyor tren. Tabelaları takip ederek girişinde iri harflerle Scavi di Pompei yazan antik şehrin önünde buluyorum kendimi. Uzunca bir bilet kuyruğunun sonuna ekleniyorum. Güneşin en tepede olduğu saatler bekleyişi zorlaştırsa da bilet sırası beklediğimden daha çabuk ilerliyor, sonunda biletimi alıp Pompei’den geriye kalanları keşfetmeye başlıyorum.

scavi pompei

Öncelikle söylemek gerek. Pompei’yi hakkını vererek gezmek için bir gün yeterli değil. Buradaki arkeolojik kalıntı zenginliği ve son yapılan kazılarla oldukça genişleyen ziyaret alanını keşfetmek için en az iki gün gerekir. Antik şehre ilaveten Vezüv yanardağına düzenlenen jeep turlarıyla dağ ve çevresi gezilip görülebilir. Pompei’nin geçmişi Milattan önce 7. yüzyıla dayanıyor. Zenginliğin ve bolluğun hüküm sürdüğü, sanatın, bilimin ve eğlencenin ön plana çıktığı bir liman şehriyken, 79 yılının bir ağustos günü gerçekleşen güçlü bir yanardağ patlaması, Pompei’deki her canlıyı öldürüyor, şehir tonlarca ağırlıktaki külle beraber toprağın altına gömülüyor.

pompei entrance

Antik şehre girer girmez sağda, denize ve Sarno nehrine doğru uzanan bir tepenin üzerindeki Tanrıça Venüs’e adanmış bir tapınaktan geriye kalan sütunlar sergileniyor. Taş kemerli geçitlerin süslediği sokaklarda yürümeye başlıyorum. Sokakların genişliği en fazla 2 metre. Sağlı sollu sıralanmış evlerin arasından geçerek oldukça büyük bir meydanda buluyorum kendimi. Sol yanımda Vezüv yanardağı ihtişamlı görüntüsüyle hayranlık uyandırmakta. Jupiter meydanı ismiyle anılan bu yer, Capitolium üçlemesi olarak da adlandırılan üç büyük Roman tanrısına adanmış: Gökyüzü tanrısı Jüpiter, evlilik ve doğum tanrıçası Juno, bilgelik tanrıçası Minerva.

Karşımda diğer ucunu göremediğim iri taşlarla döşenmiş bir yol uzayıp gidiyor. Bu yolu yavaş yavaş adımlarken karşıma çıkan her bir şey, duvarlardaki izler, sokak isim tabelaları, pencere pervazları, kaldırım taşları, zihnimde eskiden buraya hakim olan kültürü canlandırmaya başlıyor. Çeşmeler, hamamlar, evlerin iç duvarlarına boyanmış resimler, büyük küçük tiyatrolar, tapınaklar… Antik şehirleri gezmek geçmişle bugün, bugün ile gelecek arasındaki sınırların birbiri içinde kaybolduğu bir boyutta insan yaşamına tanıklık etmeme katkıda bulunuyor.

pompei street

Gözlemlediğim şehrin mimari dokusu bugünkü şehirlerin modern dokusu ile benzerlik gösteriyor. Şehirler yoluyla insanoğluna verilen hayat hakkının içinde kendi düzenimizi kurma, kendimizi yaratma eylemi önplana çıkıyor. Pompei’nin kendi zamanında oldukça etkileyici, bir o kadar da karmaşık bir yapısı olduğu ortada. Bu kaosun usandırıcı olduğu ve insanları kendi yarattığı karmaşadan kaçma dürtüsünü doğurduğu aşikar. Pompei’in labirentvari mahallelerini gezdikçe içimde bu taş blokların ağırlığını hissediyorum, bir an geliyor ben de kaçmak istiyorum. Yolumu fazla düşünmeden Vezüv yönüne çeviriyorum. Beni nereye götüreceğini bilmeden yürüdüğüm upuzun caddede kalıntılar daha yıkık dökük, virane bir görüntüye sahip. Burada turist kalabalığından eser yok. Yolun sonuna geldiğimde kendimi büyükçe bir evin önünde buluyorum. Tabelada Villa dei Misteri, yani gizemli ev yazıyor.

Neden bu şekilde çağrıldığını bilmediğim bu malikane şehrin merkezinden uzakta olmasıyla, geniş ve ferah iç mimarisi ile üst sınıf bir ailenin şehirden kaçmak için kullandığı bir ev gibi gözüküyor. Pompei’de zengin tabakadan insanlar, Yunan kültürü özentilerini bu sayfiye evlerin mimarisine ve iç dokusuna yansıtmışlar. Arkaik kolonlar, duvarlara çizilmiş renkli bezemeler, içinde çeşmeleri olan büyük bir bahçe. Ev antik şehrin batı sınırında yeralıyor. Geldiğim yolu tekrar yürüyerek Pompei’nin merkezine geri dönmek yerine biraz ilerideki çiçeklerle dolu yola yönleniyorum. Başında bisiklet yolu yazan bir tabelanın işaret ettiği hafif yokuşlu bir yol. Begonyaların bana eşlik ettiği huzurlu bir yürüyüş beni sonunda uzun gövdeli ağaçlarla dolu yeşil bir bir düzlüğe çıkartıyor. Vezüv dağının arkamda kaldığı, Pompei kalıntılarının ise önümde uzayıp gittiği muhteşem bir panoramaya sahip burası. Üzerimdeki yorgunluğun ve havanın sıcak olmasının etkisiyle biraz soluklanmak istiyor, ağaçlardan birinin gövdesine sırtımı verip gölgesinde dinlenmeye bırakıyorum kendimi. Serin serin rüzgar esiyor. Etrafta tek bir kişi bile yok. Bir müddet sonra yalnız bir kadın beliriyor. Sağ elinde tuttuğu beyaz şemsiyesi, üzerindeki beyaz elbisesiyle önümden geçip gidiyor ağır adımlarla. Yeterince dinlendikten sonra bisiklet yolunun tamamını yürümek yerine antik şehre doğru çatallanan yoldan aşağı iniyorum.

pompei  amfitheatre

Bir süre sonra yine turist kalabalığının ortasındayım. Sokaklar beni antik şehrin en görkemli ve en iyi korunmuş yapısı olan amfitiyatroya çıkardığında şaşkınlığa uğruyorum. Sanki Vezüv’ün lavları buraya ulaşmamış, bu güzel binaya hiç zarar vermemiş gibi duruyor. Civarındaki uzun gövdeli ağaçların serinliği altında aileler, çiftler dinleniyor. Hemen oracıkta bir üzüm bağı var. Vezüv’ün eteklerine doğru uzuyor. Girişindeki ağır demir kapının arkasından izlediğim manzara ben de öyle hayranlık uyandırıyor ki, “işte burası” diyorum. Bundan sonra Pompei denince aklıma ilk gelen yer hep burası olacaktı. Kapıda asılı levhadan bu arazinin Napoli’li şarap üretici firması Mastroberardino tarafından ekildiğini, buranın hasadından Villa dei misteri projesi kapsamında antik Pompei şarapları ürettiklerini öğreniyorum.

pompei

pompei vineyard

Akşam 6 suları… Hava hala sıcak ve sabahkinden daha nemli, antik şehir ziyaretim sona eriyor, dönüş trenine biniyorum. Napoli’ye geri dönmek, yaşayan şehirde dolaşmak bana iyi geliyor. Aheste ve neşeli tavırlarıyla sokakları dolduran italyanlar, müzikler, çan sesleri, korna sesleri… üzerimdeki yorgunluğu atmama yardımcı oluyor bu renklilik. Tarihi küçük bir meydanda günün yorgunluğunu espresso ile atarken hayatımda içtiğim en güzel kahvenin bu olduğuna karar veriyorum. Aroması ve yoğunluğu tam kıvamında. Tadı Napoli gibi. Sert ve doygun. Tadı hala damağımda.

napoli espresso