IMG_3265

Dünyanın kuzeyine olan merakım, bu sefer yönümü görkemli Rus şehri St. Petersburg’a çevirmişti. Güneşin şehri hiç terk etmediği “beyaz geceleri” yaşamak için, haziran ayında ziyaret etmeyi planlıyordum bu şehri. Ama gelişen şartlar bir ağustos ayının ortasında beni oraya sürüklemişti. 35 derece ile kavrulan İstanbul’u arkamda bırakırken, Pulkovo havalimanına vardığımda 16-17 derecelik bir ısı ve sağanak yağmurla karşılaşacağımı hiç tahmin etmiyordum. Yağmura ve ayağımdaki yazlık stilettolara inat, havalimanındaki çıkış, bagaj işlemlerim biter bitmez şehirle bağlantılı 13 numaralı otobüsün durağında beklerken bir an önce şehre varmak için sabırsızlanıyordum. Otobüsün son durağı Moskovskaya metro istasyonuna varınca kalacağım yer olan Petrogradskaya’ya gitmek için metroya biniyorum. 20 dakika süren yolculuk ve kısa bir yürüyüşle bir hafta boyunca St. Petersburg’daki yuvam olacak dairemin olduğu apartmanıma ulaşmıştım bile. Ev sahibesi kocaman bir gülümseme ile beni kapıda karşıladı. Güzel, kullanışlı ve şehrin merkezindeki bir daireydi. Ve Anna son derece içten, yardımsever ve ilgiliydi. Bana ihtiyacım olan tüm bilgileri hızlı hızlı aktarırken enerjik tavırları, güçlü ve atletik duruşu ile güven uyduran bir kadındı. Daha sonradan yaptığımız samimi sohbetlerde dinlediğim hayat hikâyesinin ardından 40 yasında ve bir çocuk annesi, girişimci ruhlu, özverili bir iş kadını olduğunu öğrendiğimde kendisine olan saygım daha da artmıştı.

St. Petersburg, 17. yüzyılın başlarında Rus çarı Petro’nun projesi olarak planlanmış ve imar edilmiş bir şehir. Bilhassa şehre panoramik manzaralı bir noktadan bakıldığında, matematiksel bir estetik duygusunun hakimiyeti altında şehrin bir bütünlük içinde yükseldiğini fark etmemek mümkün değil. Biz tarih kitaplarından kendisini deli sıfatı ile tanısak da halkı onu Büyük Petro olarak adlandırıyor. Bir şehri yaratmanın ne kadar büyük bir artistik ve analitik zeka gerektirdiği düşünüldüğünde Büyük Petro’ya saygı duymamak elde değil.

Şehir, Finlandiya körfezinde, tarihi ve modern köprülerle ulaşımın sağlandığı adalar üzerinde kurulu. Petrogradskaya’nın içinde bulunduğu adayı keşfetmeye ayırdığım ilk gün, burasının şehrin sakin, zevkli ve zengin kısmı olduğunu, ultra stilli oteller, restoranlar, kafeler, sanat galerileri ve ünlü moda markalarının gösterişli butiklerine ev sahipliğini yaptığını görmüştüm. Ayrıca Petro’nun naaşının da bulunduğu, Rus imparatorluk ailesinin üyelerinin mezarlarını da barındıran Peter ve Paul katedrali de bu adada ziyaret edilmesi elzem yerlerden. Şehrin turistik tarihi merkezine de yakın olan Petrogradskaya semtini hemen benimsemiştim. Dairem oldukça şık bir sitede, metro istasyonuna ve 24 saat açık marketlere yakındı. En önemlisi, kendimi oldukça güvende hissettiren bir çevredeydi. Hemen her sabah metro istasyonuna bir kaç adım uzaklıktaki yediğim en güzel pancakeleri yapan seyyar pastaneden böğürtlen marmelatlı pancake ve kahve ile güne başlamak oradaki ritüelim olmuştu. Oradan bazen yürüyerek bazen de metroya binerek Nevsky prospekt’e doğru yol alıyordum. Şehrin kalbinin attığı Nevsky Bulvarı, 4-5 km uzunluğunda, saray meydanından başlayıp Axander Nevsky katedralinde son buluyor. Nikolay Gogol’unun sözleri ile “St.Petersburg’daki en güzel şey Nevsky caddesidir ve bu şehre ait ne varsa temsil eder”. Gerçekten de şehrin en ünlü, önemli katedralleri, kiliseleri, ticaret merkezleri, müzeleri, alışveriş mekanları, kulüp ve barları bu cadde üzerinde yer alır. Şehirde geçirilecek yalnızca bir kaç günü olan turistler bu bulvar ve etrafındaki caddelerden fazla uzaklaşmamalılar. Ben de zamanımın çoğunu bu civarda geçirmeme rağmen keşfedilmeyi bekleyen o kadar çok şeyi bir sonraki planıma sakladım ki ikinci bir St. petersburg ziyareti kafamda daha orayı terk etmeden şekillenmişti.

IMG_3523

Dünyanın en ünlü mimari kompleksi olarak kabul edilen Nesvky, Neva nehri deltası üzerinde üç kanalın kestiği bir alan üzerine kurulu. Bu muhteşem caddenin başlangıç noktası olan saray meydanının ortasında Alexander sütunu yükselmekte. Şehrin sembolü sayılan, elinde bir haç taşıyan melek heykeliyle taçlandırılan bu sütun beni en çok etkileyen şeylerden biriydi bu ziyaretimde. Bu kadar güzel bir şehrin melekler tarafından korunduğu için bu güne kadar aynı güzelliği taşımış olabileceği ihtimali beynimde yankılarken, Win Wenders Kanatlarımın Altında filmini Berlin yerine bu şehirde çekmeliydi diye düşünmeden edemedim. Meydanın Neva nehrine bakan kısmında turkuaz ve beyazın zarif uyumu ile inşa edilmiş dış cephesiyle ışıldayarak arzı endam eden Hermitage müzesi, sanat dünyasının en önemli merkezlerinden. 3 milyondan fazla parçayı içeren koleksiyonuyla yüzlerce kez ziyaret edilesi bir müze. Tam bir günümü ayırdığım bu müzede Leonardo Da vinci, Van Gogh, Henrie Matisse, Picasso gibi büyük ustaların şaheserlerinin yanı sıra yüzlerce batılı ressamın Rönesans’tan 20. yüzyıla uzanan periyodda üretilmiş eserlerini büyük bir keyifle ve şaşkınlıkla izledim. Bu eşsiz koleksiyonun içerisinde gözlerimi kamaştıran ve bana ilham veren tablolardan bir tanesi Jules Joseph Lefebvre’nin Maria Magdalena in a Grotto’nun, müzenin içerisindeki satış mağazasında özel bir tarama ve baskı tekniğiyle üretilmiş, kanvas üzeri reproduksiyonunu satın aldım.

Neva nehrinin kıyısında yaptığım upuzun yürüyüşler, şehrin romantik yüzünü anlattı bana. Plajlarında çocukları ile eğlenen aileler, kumlara uzanarak güneşlenen ve sohbet eden romantikler, balıkçılar, yalnız gezginler… Bir şehrin en sevdiğim, hayat dolu anlarıydı. Gün batımını bu nehrin üzerindeki köprülerden birinin üzerinde izlemek gerek. Güneş pastel tonlarındaki renk skalasını sulara yansıtırken… Akşam karanlığı çöktükten sonra aydınlanan köprülerle Neva, mücevherlerini takmış bir leydi gibi ışıldamaya devam ediyordu. Neva’nın şehirle bütünleştiği kanallarda yapılacak bir bot turu ile nehrin keyfini çıkartırken, bir yandan Nevsky’nin puslu arka sokaklarını keşfetmek mümkün. Şehre son bir bakış atmak için, İstanbula geri dönüş yolculuğumdan bir kaç saat önce gerçekleştirdiğim bu bot turu beni ayrılık hüznüne sokmuştu. Beni çok güzel ağırlayan bu şehrin, kalbimde ayrı bir yeri olacaktı bundan sonra…

St. Petersburg’u yıllarca Dostoyevski’ni ve Tolstoy’un romanlarından dinlemiştim. Tolstoy’un Anna Karenina karakterinin St. Petersburg tren istasyonunda başlayıp, aynı yerde son bulan hazin öyküsünü bir kez de şehrin kendisinden dinledim. Dostoyevski’nin kaybedenler kulübü vatandaşlarının kol gezdiği, fahişeleri, kumarbazları, dilencileriyle hayata her şeye rağmen tutunmayı başarabilen karakterlerin dolaştığı sokakları arşınladım. Dostoyevski’nin St. Petersburg’da yaşadığı sürece evi olan 3 katlı bina bir müzeye dönüştürülmüş ve ziyarete açıktı. Çocukları, eşi, günlük yaşantısı, eserlerini yazdığı çalışma odası, ölüm anı ile ilgili birçok detaya ışık tutan, özel anılarla yoğrulmuş bir kişisel müzeydi. Binanın bir katı ise, yazarın eserleriyle kronografik bir paralellikte hayat öyküsünü anlatan bir sergi alanına ayrılmış. Mektuplar, notlar, el yazmaları ile zenginleştirilmiş. Rus edebiyatının bir devini mercek altına almak için mükemmel bir mekan.

IMG_3052

Gittiğim uzak yerlerde küçük, özel müzeleri gezmeyi de çok sevmişimdir. Birçoğu beklenmedik bir şekilde, bir köşeyi döndüğünüzde karşınıza çıkar. Ve merakınızı yenemez, içeriye süzülürsünüz. Rüyalar müzesi’yle de karşılaşmam bu şekilde seyretti. Evimden yaklaşık 20 dakika yürüme mesafesinde bir caddenin üzerinde, mağaza vitrinlerini incelerken bir binanın girişinde gözüme ilişen tabelasıyla beni içeriye davet etti. Freud bakış açısıyla bilinçaltına kısa ve içsel bir yolculuk vaat ediyor. Tıpkı rüyaların kendisi gibi…

Çarlık Rusyası’nın zenginliğini ve ihtişam dönemlerini sergileyen sarayları görmeden buradan ayrılmak olmazdı. Hermitage’in de içinde bulunduğu kışlık saray, Moika nehri üzerindeki Yusufov sarayı, Tsarskoe Selo, Peterhof, Pavlovsk, Gatchina, Rus lüksünün ve aşırılığının Rococo mimari üslubu ile birleşerek ülkenin ulusal mirasının en büyük örneklerini teşkil etmeye ve ziyaretçilerini ağırlamaya devam ediyor.

Şehir merkezinde tren garının önünden 404 numaralı dolmuşlara binerek ulaşılan Peterhof, Finlandiya Körfezi kıyılarında devasa genişlikte bir arazi üzerine yayılan ormanları, bahçeleri, artistik fıskiyeleri, saray binaları ile şehirden uzakta, huzurlu vakit geçirmek isteyen Rusların da en favori kaçış noktalarından. Sarayların içini gezdiğim zaman gözlerimi yoran ağır şaşa, akla ziyan gösteriş, dünyanın uzak yerlerinden toplanmış değerli nesnelerle yaratılmış konsept odalar (bir tane Osmanlı odası da vardı) ın ardından çıkış kapısına varıldığında Finlandiya körfezine dökülen yapay bir nehrin üzerinde yükselen heykellerle süslenmiş çeşmesiyle tamamlanan Baltık denizinin sakin, mavi sularının sonsuz manzarası, Peterhof’un gerçek güzelliğinin burada saklı olduğunu düşündürttü bana.

Kısa sürede kendisine ve insanlarına alıştığım, 4. günde kril alfabesini çözmemle dillerine sempati duymaya başladığım, Mariensky tiyatrosunda bir konser dinleyemediğim için gözüm arkada kendisinden ayrıldığım ve muhakkak tekrar ziyaret edeceğim bu şehre hoşçakal demek bu yüzden güç olmadı.