Cenova’yı ziyaret etmeden önce hakkında sahip olduğum malumat oldukça yetersizdi. Aslında burası sadece asıl hedefim olan Cinque Terre’yi ulaşmam için İstanbul’dan İtalya’ya aktarmasız uçabileceğim en uygun destinasyon olmasından ötürü seyahat planıma eklenmişti. Cenova-Pisa tren hattını kullanarak İtalyan rivierasının kuzey batısında, Liguria denizi sahili boyunca sıralanmış Cinque Terre doğal park alanının da dahil olduğu bir çok yerleşim ve tatil kasabasına varmak oldukça kolay ve rahat olduğundan bu bölgeyi hedefleyen turist kitlesi için Cenova bir hub görevi görüyor. Burada geçirdiğim bir haftasonu boyunca, şehrin tarihi merkezine ve limanına yürüme mesafesinde olan Principe tren istasyonu yakınlarında bir otelde kalmayı tercih ettim. Bu istasyondan işleyen Volabus servislerinin hava limanına ulaşımı kolay kılması da ayrıca ziyaretçiler için şehrin bu bölgesini cazip bir konaklama bölgesi yapmaya yeten etkenlerden.

Avrupa’daki bir çok köklü şehirde olduğu gibi burada da şehir merkezi tarihi ve modern olmak üzere iki kısımdan oluşuyor. Avrupa’nın en büyük eski şehir merkezine ev sahipliği yapması gerçeğiyle bu kısım Cenova ziyaretlerinin odak noktasını oluşturuyor. 16. ve 17. yüzyıllara ait binalar, sokaklar, meydanlar, geçmişin aristokratik italyan duruşunu hala mimarilerinde yaşatıyorlar. Zamanının en önemli ticaret, sanat ve bilim merkezlerinden biri olarak yerleşimcilerine müreffeh bir hayat sürmelerini sağlayan zenginlikler sunmuş italyan şehirlerinden. Roma, Venedik, Milano gibi çok turistik şehirlerin aksine daha az ve öz bir ziyaretçi kitlesinin burada olması da şehri daha rahat ve geleneksel aurayı hissederek gezmenize izin veriyor.

IMG_5897

IMG_5887

Principe tren istasyonundan yürüyerek 15 dakikada ulaşılan Ferrari meydanı, gotik ve barok binalarla çevrelenmiş, ortasındaki fıskiye ile ferah bir atmosfer kazandırılmış dikdörtgen bir meydan. Buradan şehrin dört bir yanına dallanan sokaklar ve caddelerin her biri ayrı güzel. Ferrari meydanından limana doğru inen sokaklar ise şehrin eski dokusunun yeni ile buluştuğu, sanat eserleri satan dükkanların, barların, kafelerin kaldırımlara taştığı, nefis yemek kokularının havada yarattığı bulutları takip ederek kendinizi muhteşem restoranların kapısında bulmanızın pek muhtemel olduğu, bilhassa gurme turistler için tam bir cennetten köşe. İtalya’da pizza yemek benim için zaten bir ritüel. Özellikle Toskana köylerinden gelen peynirlerle yapılan dört peynirli pizzasını dumanı üzerinde tüterken yemeyi çok seviyorum. Buradaki herhangi bir köşebaşındaki pizzacıda dilimi bir buçuk euroya satılan pizzaların Türkiye’de sözde en iyi italyan restoranlarında yediğim pizzalardan çok çok daha lezzetli olduğunu ve nefasetle üretildiğini de belirtmek gerek.

IMG_6031

IMG_5969

Bu civarda görülmeyi hak eden ve bekleyen bir çok yapı mevcut olmakla beraber  St. Lorenzo katedrali sıradan bir ziyaretçinin bile dikkatinden kaçmaması gereken, şehrin tarihinde önemli yere sahip dini yapılardan biri. 5. veya 6. yüzyılda kurulduğu düşünülüyor. Tavanlardaki fresklerinin sanatsal değeri çok yüksek. Şehrin kalbinde eskinin güçlü bir soluğu olarak Cenova’ya yakışan romanesk-gotik üslupta inşa edilmiş bu mistik binanın önünde günün hemen her saati barok melodileri yükseliyor. Müzisyenlerin enstrümanlarından yayılan notalar bu akdenizli italyan şehrine yakışır bir şekilde canlı bir romantizm aşılıyor insanlara. Depresif hüznün buralarda açıkça gezinmediği aşikar.

IMG_5974

IMG_5921

Via St. Lorenzo caddesi üzerinde katedralden limana doğru yürümeye devam ederken yine bir çok sokak müzik gruplarıyla karşılaşmak mümkün. Melodiler yine hayat dolu, enerji veren cinsten. Bir grup orta yaşlı amcadan oluşan hemen hemen roman müziğini andıran stilleri ile sempatik bir grup da bunların arasındaydı. Akordiyoncusu, kemancısı, basçısı her biri coşkularını gizlemeden bizim için çalarken enerjileri sokağa taşmaktaydı.

IMG_6005

IMG_6001

İtalyanın en büyük, ticari kapasitesi en yüksek limanı bu şehirde. Denizciliğin bu kadar eski ve köklü olduğu başka bir şehir var mıdır dünyada, araştırmak gerekir. Tarihte Cenova devletinin vatandaşları olarak bildiğimiz Cenevizliler 10 ve 15. yüzyıllar arasında akdeniz ve karadenizde deniz ticaret taşımacılığını ellerinde tutmuş denizci bir millet. Bizans zamanında yaptıkları anlaşmalarla Karadeniz kıyılarında Samsun, Sinop, Amasra, İstanbul’da ise Karaköy birer Ceneviz kolonisine dönüştürülmüştü. Bu dönemlerde inşa edilmiş Galata kulesi’de bir Ceneviz yapısı. Zaten Galata ismi Cenova’da şaşırtıcı sıklıkta meydan, sokak, cadde, alışveriş merkezi ismi olarak karşıma çıktı. Porto Antico, işte Cenevizliler zamanında kullanılan liman bölgesine verilen ad. Hala bir yat limanı olarak işlevi devam etmekte. Büyük bir korsan kalyonu, içi gezilebilen bir müze gemi olarak eski liman açıklarına demir atmış durumda. Özellikle çocukların çok ilgisini çeken bu kalyonu gezmek meraklısına eğlenceli zaman geçirmeyi vaat edebilir.

IMG_5933

IMG_5934

IMG_5941

Deniz kenarında halkın yürüyüş yapabileceği, yüksek palmiye ağaçları altında hoşça vakit geçirebileceği yeterince geniş ve ferah bir alana kurulmuş parkta gerçekleştirilen açık hava konserleri, sergiler, gösteriler, festivaller yılın her döneminde kültürel hayatı besliyor. Liman boyunca sıralanmış yeme içme yerleri, deniz ürünleri ağırlıklı italyan lezzetlerinin tadılabileceği keyifli atmosfere sahip mekanlar. Yine bu civardaki Bigo isimli panoramik asansör, bütün şehrin ayaklarınızın altında kaldığı muhteşem bir manzarayı izleme fırsatı sunuyor. Şehri köşe bucak keşfetmeye kendimi adadığım bir günün sonunda soluğu palmiye ağaçlarının altında alıyordum. Denizin esintisi yüzüme ve saçlarıma çarparken güneşin batışını izlemek, oturduğum bankta bana eşlik eden italyanlarla neşeli sohbetler etmek oradaki en keyifli anlarımdı.

Cenova denince akla ilk gelen isim elbette Christoph Colomb. Amerikanın kaşifi büyük denizcinin şehirdeki zamanının önemli bir kısmını Porto Antico’da geçirdiğini düşünürek, buraları onun keşif tasarılarıyla dolu zihni ve ruhunu hissederek dolaştım. Bir de doğduğu, çocukluğunu geçirdiği yeri görmek istiyorsanız yolunuzu Piazza Dante’ye, yani Dante meydanına düşürmeniz gerekiyor. Gerçek bir Genova deneyimi yaşamakla, şehrin ruhunu hissetmekle ilgilenenlere ise Via Milano caddesinden başlayan Passeggiata della Lanterna(Deniz feneri park alanı)’yı esgeçmemelerini öneririm.

Principe otobüs durağından 20 dakikalık bir otobüs yolculuğuyla ulaştığım Boccadasse balıkçı köyü, müzmin romantiklerin ve aşıkların geçmişten bu güne en çok tercih ettikleri şehirden kaçış noktası. Yaşayan bir kartpostal kadar güzel. Küçücük bir koyun sırtlarında minik, eski bir yerleşim yeri. Evleri biraz bakımsız, dış cepheler rutubetten eskimiş, ama yine de gözü rahatsız edici değil. Mütevaziliğini zenginleştiren şey ise masmavi sulara açılan çakıl plajı. Plajın civarındaki bir kaç mini bar leziz italyan atıştırmalıkları, alkollü ve alkolsüz içecek servisiyle ziyaretçilerin midesini boş bırakmıyor. Denize doğru atılan sandalyelerin birine yerleşip gökyüzünün ve denizin maviliğine doğru içilen soğuk bir biranın, bunaltıya dönüşmekte olan sıcak bir ağustos günümü nasıl ferah bir duyguya dönüştürdüğünü tüm canlılığıyla hatırlıyorum.

IMG_5913

IMG_5908

IMG_5907

Cenova’da gezilecek, görülecek yüzlerce şeyin arasında bir de tadılmadan dönülmemesi gereken spesiyaller var. Liguria bölgesine özgü, italyanın diğer kısımlarında rastlaması pek mümkün olmayan lezzetlerin bir kısmında Pesto başrolde. Pesto, fesleğenden yapılan bir sos. Doğduğu yer Cenova’da Lazanya, spagetti, trenette ve özellikle de troffie türündeki makarnaların pesto sosu ile hazırlanmış versiyonları damaklara birer cennet vaadinde bulunuyor. Focaccia, benim ligurian mutfağında oradayken her gün bir kaç kez yediğim, sonunda bağımlısı olduğuna karar verdiğim bir çeşit kıtır, zeytinyağı ile pişirilen bir ekmek. Hemen hemen her fırın ve pizzacıda bulunabilir. Tabi ki fırından yeni çıkmış, sıcak ve biraz yumuşak olanı daha leziz. Sadesinin yanında domatesli ve zeytinlisi, peynirlisi de satılıyor. Ben sadesini ve içi formaggio peyniri ile zenginleştirilmiş olan focaccia col formaggio’yu çok beğendim. İtalyan tarzı dondurma olan gelatonun yanısıra Cenova klasiği bir tatlı olan panera da alternatif yaz tatlılarından. Yarı dondurulmuş yarı akışkan bir yapıda, içine kahve katılarak hazırlanan süt bazlı, güçlü bir aromaya sahip bu tatlıyı daha sonra Monterosso’da da bir kafede denedim. Her iki yerde de mükemmeldi.

Cenova bana düşlediğimden daha çoğunu sundu iki gün boyunca. Neşeli, müzikli ve güneşli bir yaz gecesi rüyası gibiydi. Bütün zerafeti ve konukseverliği ile beni çok güzel ağırladı. İtalya’ya olan sevgimin bu ziyaretimde artmasının en büyük müsebbibidir.