İskandinav yarımadasının en büyük şehri, kuzeyin Venediği, ülkenin güney batı kıyısındaki Mälaren gölünün ağzında köprülerle birbirine bağlanan 14 tane adadan müteşekkil bir başkent Stokholm. Neo klasik, gotik ve minimalist modern yaklaşımlarla yükselen mimarinin şehrin silüetine masalsı bir hava kattığı aşikar. Bir başkentten beklenmeyecek ölçüde sakin, ağırbaşlı iskandinav duruşuyla kozmopolit kimliğinin altında ezilmeyen karakter sahibi şehirlerden.

Sonbahar ayları, bir çok turistin dünyanın en kuzeyini ziyaret için tercih ettikleri bir zaman dilimi olmasa da benim Stokholm ziyaretim soğuk bir kasım ayının genellikle sıfır ve altındaki derecelerde seyreden havalarına denk gelmişti. Beş gün boyunca çoğunlukla dışarılarda olmama rağmen pek üşüdüğümü söyleyemem. Deniz seviyesinde bir yerleşim alanı olması keskin soğukların yerini nemli ve yumuşak bir serinliğe bıraktırıyor.

Bu güneşsiz, soluk günlerde, uzun yaz aylarının çektiği ziyaretçi kalabalığının aksine, şehrin sokaklarına sadece kendi sakinleri eşlik ediyordu. Çoğunlukla hafif yağmur altında yaptığım uzun yürüyüşlerimde buradaki günlük yaşantının sükuneti ve samimiyetiyle beraber insana kendi olmaz özgürlüğünü tanıyan mesafeli ve ciddiyet içeren iskandinav havası beni sararken kendimi bu kültürün içinde erimeye bıraktım. Kendi bireyselliğimi ve yalnızlığımı bana parlak ve olumlu bir şekilde yansıtan, aşinalık duygusuyla dolduğum, bana yabancılık hissettirmeyen yerlerden biri oldu.

Stokholm bir milyonun altındaki nüfusu ile orta büyüklükte bir kent. Hakkını vererek gezmek en az bir haftalık bir süreyi gerektirir. Ziyaret edilmesi gereken yerlerine gelince; benim düşünceme göre saraylar, parklar ve müzeler ağırlıklı bir plan, burayı anlamaya imkan tanıyabilir. Şehrin tamamı yeşil alanların yaşam alanlarından daha çok yer kapladığı adaların üzerine yayılmış durumda. Dünyaca meşhur olan metro istasyonlarındaki enstalasyonları ve sokak sanatı görülmeye değer. Sanata, edebiyata ve bilime son derece önem veren bir kentten beklendiği gibi; şehrin büyük sanat galerileri dışında küçük ve özel, konulu müzeleri de hatırı sayılır miktarda.

Nobelmuseet, 1901 yılıncan bu yana verilen nobel ödülleri tarihine odaklanmış bilgilendirici ve eğitici bir müze. Tarihi ada Gamlastan üzerinde yer alan ziyaret edilmesi gereken müzelerden. Benim gittiğim
tarihlerde devam etmekte olan efsane fotoğrafçı Henrie Cartie Bresson’un fotoğraf sergisini de izleme şansı yakaladığım için kendimi şanslı hissediyorum. Orjinal ismiyle Kungliga Stollet, İsveç kraliyet ailesinin rezidansı ve yönetim merkezi olmaya devam ediyor. Gamlastan adasında denize nazır manzarasıyla aristokrat İsveç iç mimarisini merak edenler için kaçınılmaz bir durak. Nordiskamuset, eski ve yeni gelenekleriyle İsveç folklör hayatını tanıtmaya yönelik bir içeriğe sahip, ziyaretçilerini 16. yüzyıl İsveç’ine götürüp günümüze uzanan süreçte İsveç’in kültürel tarihinin nasıl geliştiğini dönem dönem sergileyen etnografik bir müze. Ev sahibi eski yapının iç detayları isveç gotizminin izlerini taşıyor. Ana salonu ve tavan detayları göz alıcı güzellikte. Benim gibi fotoğraf meraklıları için Fotografiska ise şehrin en ilgi çekici duraklarından bir tanesi olmaya aday. Modern fotoğraf sanatının İsveç kökenli artistlerin çalışmaları yoğunlukta olmak üzere uluslararası bir çok sergiyi ve çalışmayı izleyenleri ile buluşturan bir fotoğraf galerisi.

Müzeler ziyaretimin benim için en çarpıcı bölümüyse müzik ve tiyatro üzerine yoğunlaşmış, yaklaşık 50.000 parçalık koleksiyonuyla içinden bir türlü çıkmak istemediğim Musik/Teater Museet’de gerçekleşti. Stokholm
şehir merkezine uzak olan lokasyonuna ulaşmaya çalışırken elimdeki haritaya rağmen bir kaç kez sokaklarında kaybolmama ve çok yorgun bir şekilde oraya varmama rağmen müzikle yoğrulmuş atmosferiyle mekan, bir anda kaybettiğim enerjimi bana geri kazandırmıştı.

Dansmuseet, keyifle vakit geçirdiğim bir diğer müze. Dansın binlerce yıllık tarihini merak edenlere, dünya danslarının kareografilerinin ele alındığı görsel sanat eserleri izlemeyi sevenlere ve konuyla ilgili dergi ve kitapları karıştırma fırsatı veren kafesinde sıcak bir kahve ile keyiflenmek isteyenlere uğramalarını öneririm.

KulturHuset ise bugüne kadar hiç görmediğim bir formata sahip bir mekan, ismi itibariyle bir kültür evi. Sloganı ise “Herkes için bir şeyimiz var”. Yıl boyunca çok hareketli, aktivite dolu, entellektüel, sanatsal ve kişisel bir çok alanda insanın kendini ifade edebileceği ve geliştirebileceği platformları mevcut. Yıl içerisinde binlerce çağdaş sanat sergisi, konserler, söyleşiler, çocuklar ve yetişkinler için atölyeler tamamen halka açık ve ücretsiz bir şekilde burada gerçekleşiyor. Çok büyük ve çok katlı bir bina olmasına rağmen hemen her yerini görmek istedim. En çok da bir katın tümüne yayılmış, kitap haricinde audio ve görsel materyalleri de kullanıma açan modern kütüphanesi ve kendi müziklerini yapmak isteyen genç müzisyenlerin kullanımına sunulmuş stüdyoları dikkatimi çekiyor. Bu şehrin bir vatandaşı olsam muhtemelen abonesi olabileceğim türden bir çekim hissediyorum bu yere karşı.

Bu şehirde geçirdiğim süre boyunca bir grafik illüstratörünün Gamlastan’daki kraliyet sarayına komşu evinde kalıyorum. Bu yüzden şehrin ilk defa 1252 yılında kurulduğu bu adasının çok eski kaldırımlarında,
ortaçağ avrupasının ağırlığının hissedildiği dar sokaklarında uzun yürüyüşler yaparak eski şehir merkezini keşfetmeye yeterince vakit ayırabiliyorum. Kafeleriyle, tradisyonel eşyalar satan dükkanları, müzeleri, kiliseleri, antikacıları, vintage kafelerinin varlığı sayesinde sadece gezilip görülen bir yer olmanın ötesinde, hayatın sıcak ve yoğun bir kıvamda aktığını hissedebiliyordum. Her sabah kahvaltımı yaparken tarihi kafelerinde, raslantısal masa aşırı sohbetlerim, insanlarının yüzlerindeki soğuk imajlarının gerisindeki cana yakın karakterleriyle karşılaşmama izin veriyor.

İnsanlarından bahsetmişken, bu şehri güzel yapan en önemli unsurun içinde yaşayan yerli nüfusun kendisi olduğunu belirtmem gerek. Çok kez seyahat etmiş birisi olarak, gittiğim yerlerin doğal, kültürel vs güzelliklerinden daha çok insani güzelliğinden etkilenen birisiyim. Gittiğim yerde güzel karşılanmayı, rahatça dolaşabilmeyi, hoşsohbet insanlarla karşılaşmayı, onlarla gülebilmeyi, yeri geldiğinde hüzünlenebilmeyi, kısacası gerçek paylaşımlarda bulunabilmeyi önemsiyorum. Bu çok gelişmiş, iskandinav modeli bir sosyal adaletin yıllardır hüküm sürdüğü ülkenin insanlarında aynı anda bireysel ve toplumsal olmanın kodlarını izlerken karşılaştığım en büyük değer, dışa dönüklükleri ve araştırmacı/geliştirmeci kimlikleri oluyor. Herkes bir şey okuyor, öğreniyor, dinliyor, kendilerinden ve dünyadan haberdar olmaya çalışıyor. İyi niyetli, barışa ve eşitliğe önem veren, dengeli ve çalışkan insanlardan oluşan bu milletten etkileniyorum.

Kendileri hakkında göz ardı edemeyeceğim bir diğer gerçek ise, iskandinav ırkına münhasır, aşkın bir güzelliğe sahip olmaları. Bembeyaz, anemik tenlerine eşlik eden altın sarısı saçları, derin mavi gözleri ile dünyanın en güzel insanlarının bu şehirde yaşadığına kanaat getiriyorum. Yüzlerinde taşıdıkları buzlu ifadelerin tersine gözlerinden yayılan enerjinin saflığı ve sonsuzluğu beni irkiltiyor. Göz kontağı kurmanın insana garip duygular yaşattığı bu meleksi ve heykelsi formlara sahip kadınları ve erkekleri tanrının en güzel şekilde yarattığı aşikar.

Müzikle çok yakın ilişki halinde olan, bünyesinden bir çok müzik türünün doğduğu bir ülkede hava karardıktan sonra ne yapmalı sorusuna cevap teşkil edecek yüzlerce seçenek var. Her ne kadar İsveç, rock ve heavy metal türevi grupları ile müzik dünyasına yön veriyor olsa da, benim için İskandinav jazzının yeri daha özel. Modern jazz’ın en güçlü temsilcilerinin Stokholm ve Malmö şehirlerinden çıktığını düşünürsek şehirdeki onlarca mekandan hangisine gideceğimi belirlemek pek zor olmadı. 1977 yılından bu yana her akşam canlı jazz dinlenebilen Fasching Jazz kulübüne gideceğim kesinleştiğinde önünde bir saat kuyrukta bekleyeceğimi hiç düşünmemiştim. Bu geleneksel mekan hemen her akşam jazz severleri yerli ve yabancı müzisyenleri ile buluştururken hiç boş kalmıyormuş meğer. Biletler eski usul, kapıda satılıyor. Kuyrukta benim gibi bileti için bekleyen 15-16 yaşlarındaki lise öğrencisi gençle, biraz sonra dinleyeceğimiz isveçli trio hakkında konuşuyoruz. İçerisi gerçekten çok kalabalık ve tek başına mekana giren bir dinleyici olarak masamı başkalarıyla paylaşmak zorunda kalıyorum. Stockholm’ün 500 km kadar kuzeyinde yaşadıkları kasabadan arada bir hafta sonları jazz dinlemek üzere başkente gelen, 60 larının ortalarında yaşlı bir çiftle müzik üzerine ve hayatlarımıza ilişkin yetişkin bir sohbet yapıyoruz konser boyunca. Kadın bir hemşire, çiftliklerindeki hayvanlarla uğraşmayı, torunlarıyla vakit geçirmeyi sevdiğini söylüyor. Adam saksafon ve piyano çalmayı seven emekli bir matematik öğretmeni. İkisinin de gözleri hayat dolu, belli ki hala birbirlerini çok seviyorlar. Birisi elindeki bir kadeh kırmızı şarabı bitirmeye çalışırken diğeri limonlu yeşil çayı tercih ediyor. Sahnedeki trionun vokalisti parça aralarında dinleyicilere seslenirken, bazen isveçce bazen de ingilizce açıklamalarda bulunuyor yaptıkları müzik hakkında.

Gamlastan’da ziyaretimin son akşamında, kaldığım daireden koyu geceyi seyrederken içime oturan ağır kasveti kaldırmak üzere dışarı çıktığımda bir kaç yüz metre ileride rastladığım bir mekan, Engelen ismiyle beni içeriye davet ediyor. Engelen, isveççede melek anlamına geliyor. Şık bir bar&restaurant. Yemekleri ve içkileri çok leziz. Sahnesinde farklı müzik türlerinden grupların dinlenebildiği mekanda o akşam benim payıma bir blues grubu düşüyor. Son akşamımı müzikal bir ziyafetle ihya etmenin ardından eve dönüş yolunda, gecenin bir yarısı iliklerime kadar titreten soğuğunun da etkisiyle Stokholm’e bir yaz gününde tekrar görüşmek üzere kendisine iyi bakmasını söylüyorum.

DSCF2361

DSCF2350

DSCF2348

DSCF2346

DSCF2345

DSCF2335

DSCF2316

DSCF2314

DSCF2309

DSCF2307

DSCF2305

DSCF2250

DSCF2242

DSCF2257-001

DSCF2360-001

DSCF2353-001